Mutsuzluk Virüsü Salgını (Affluenza)

  Hey, durun durun, bu yazıyı okuyunca virüs size bulaşmayacak! Tam tersi bu virüsten korunmak için bir çeşit grip aşısı gibi düşünebilirsiniz bu yazıyı. Hadi başlayalım. Modern kent insanının en büyük kaygılarından birisi mutlu olmak. Her ne kadar birçok olanağa sahip olsa da, sürekli bir mutluluk sorgulaması ya da bilinçsiz bir mutluluk arayışı içerisinde günümüz kent insanı. (post modern, modern ayrımına tartışmayı daha da karmaşıklaştırmamak adına bu yazıda özellikle girmiyorum, ikisini birlikte kullanıyorum. ) Yazıya devam etmeden önce şu soruyu kendine sorar mısın? “Gerçekten mutlu muyum?” Günlük yaşamında sürekli bir mutluluk arayışı, kendini iyi hissetme hali çabası içinde olsa da, böyle bir soru ile karşılaştığında, durup yine düşünür modern kent insanı, sahi mutlu muyum?! Aslında mutluluğu sorgulamak biraz risklidir. Çünkü eğer cevap; “hayır mutlu değilim” ise genelde kronik bir sorun vardır arkasında. Nedenleri (düşük gelir düzeyi, sağlık problemleri, işsizlik vb.) birçok önemli sebebe bağlı olabilir.  Ama yazımızın ana karakteri refah içinde olmasına rağmen stres altında mutsuz olan kent insanı. Modern insan, bir süre mutlu hissetse ya da mutluymuş gibi davranıyor olsa bile, bu seferde mutluluğunu ne kadar koruyup sürdürebileceğine kafa yorup, kaygılanıyor çoğu zaman. Hatta durmayıp devam ediyor arayışına, mutluyum ama daha fazla nasıl mutlu olabilirim? Örneğin hafif acıktık, açlık ihtiyacımızı gidermenin ötesinde biraz da iyi vakit geçirmeyi istiyoruz. Hemen, önceden oluşturduğumuz beklentilerin de ışığında, güzel bir mekânda, dostlarla birarada, iyi servis edilmiş yemeklerin hayali ile doluyoruz. Sonra dostlarımızla buluşup güzel vakit geçiriyor, yemeği tamamlıyoruz. Sonra ayrılıyoruz restorandan, artık başta duyduğumuz o ihtiyaç ya da isteğe sahip değiliz, tükettik, tatmin olduk yeterince. Mutluyuz artık, en azından bir süreliğine… Ama bir saniye! Şimdi sırada ne var? Neler seni daha çok ya da yeniden mutlu edecek? Arayış hızla başlıyor tekrar, hazır mısın? Restorandan çıkarken gözüne takılan reklam panosundaki araba mı? Yoksa yediğin o güzel yemeklerden sonra hissettiğin hafif suçluluk duygusuyla beraber, yaz aylarında kurtulman gereken fazla kilolar için üye olacağın spor merkezi mi? Yemek esnasında instagramda paylaştığın fotoğrafa gelen beğeni sayısının artması olabilir mi? Yaklaşan tatil günleri için planlarını yapmışsındır eminim çoktan, yoksa henüz yapmadın mı? Ertesi hafta katılacağın etkinlik için düşündüğün o kırmızı stilettolar alındı mı? Çocuğunu hangi koleje yazdıracağına karar vermişsindir eminim? Peki ya o hayallerindeki, eşsiz, ayrıcalıklı yaşam alanı, olağanüstü ev ne olacak? Sorular, sorular… Sen sorgulamasan bile tutulduğun bu soru yağmurunun yanı sıra, mesaj bombardımanı ile her an karşı karşıyasın zaten. Senin adına son moda dizi karakterleri, yaşam tarzları, davranış kalıpları, birçok imaj sana farkettirmeksizin zihnine kodlanıyor. Hiç düşündün mü; aldığın kararlar, tercihlerin, isteklerin gerçekten sana mı aitler. Sen kendini bu yağmurdan, bombardımandan korusan bile bu sefer sosyal çevrene uyum sağlamak zorunda kalmıyor musun? Araban kaç model? Evlilik yıldönümünü şimdiden düşünmeye başlasan iyi olur? Sevgililer günü yaklaşıyor, ne hediye aldın sevgiline? Peki ya annen, o da beklemez mi ufak da olsa bir hediye anneler gününde? Diğer sınıfın velileri öğretmenler gününde neler neler almışlar, senin çocuğunun boynu bükük mü kalsın? Balayını herhalde yurtiçinde planlamıyorsun? Diyete başlamadın mı hala daha güzel görünmek için? O mutluluktan bu mutluluğa yetişmek zorunda hissettiğin için adeta bir yarış atı gibi koşturuyorsun sürekli. İhtiyaçlar, istekler, tatmin düzeyleri arasında, zihnindeki Bermuda Şeytan Üçgeninde dönüp duruyorsun. Hem de gün sonunda yorgun ve bitkin, ay sonlarında tükenmiş olarak. Zamanla birikiyor üstlendiğin yükler… Etrafa baktığında dikkatini çekecektir hemen, tükenmişlik sendromuna yenik düşmüş koca koca işkolik yetişkinlerin, o çocuksu saflıkları içerisinde ordan ordaya koşturarak tüketmeleri. Neyi tüketiyorlar peki gerçekten, sahip oldukları şeyleri mi, kendilerini mi? Sahip oldukları, bir süre sonra onlara mı sahip oluyor yoksa? Bu telaşlı koşuşturmacadaki kaygılı, hırslı insanları izlerken, İspanya sokaklarında her yıl düzenlenen San Fermin Boğa Güreşleri Festivali canlanıyor zihnimde. Boğanın arkasından koşayım derken, önünde kalıp ezilen insan görüntüleri. Mutlu olacağım derken güç gösterilerine dönüşen bu yarışa gerek var mı sahiden? Bu yarışı kimler nasıl düzenliyor ve biz neden gönüllü olarak daha çok tüketip daha mutlu olacağımızı düşündüğümüz bu yarışın içinde şuursuzca koşturuyoruz? Modern insan neredeyse tüm enerjisini daha fazla mutluluk arayışında harcarken, bir taraftan da depresyon,  intihar ve boşanma oranları yükseliyor. Suç işlemenin, hırsızlığın gerekçeli hatta normal kabul görmesi eğilimleri artıyor. Kendisini güvende hissetmediği için kaygılar ediniyor insan; iş kaygısı, gelecek kaygısı, çevresinde olup bitene yetişememe, sosyal medyadaki takipçileri kadar mutlu görünememe, komşusu, iş arkadaşı gibi olamama kaygıları sıralanıyor ardı ardına… Gelinen noktada, her zaman daha fazlasını isteyen toplum, mutlu olma yarışında hırsla koşarken, bir de mutsuzluk virüsünü icat etmiş durumda üstüne üstlük. Affluenza! Mutlu olmak için çırpındıkça stres bataklığına daha çok saplanıyor sanki? Nerden çıktı şimdi bu Affluenza? Mutsuzluk Virüsü de ne? Affluenza, tüketim toplumunun olumsuz etkileri sonucunda ortaya çıkan ve hızla yayılan, çağımızın hastalığı olarak lanse edilen yeni bir sosyo-psikolojik sorun, refah (affluence) ve grip (influenza)  kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Virüs, acı veren, bulaşıcı ve daha fazlasını ısrarla istemeye sebep olan sosyal bir salgın. Bu istek öyle ki, virüsün bulaştığı kişi israf ve borç tuzağı içerisinde, daha fazla çalışma isteği duyarak sürekli kaygılı bir ruh halinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Yetmiyor, virüsün bulaştığı kişi, çevresine sürekli ayak uydurma gayreti içerisinde doyurulmamış duygularıyla devamlı mücadele ediyor. Sürekli ayak uydurma çabası, aynı zamanda ekonomik olarak sürekli büyüme bağımlılığını da yanında getiriyor. Daha çok Amerikan Rüyası’nı sürekli izleme ya da takip etmeye çalışmanın sonucunda oluşan israf, çok çalışma ve stres salgını olarak da toplumda hızla yayılıyor. Affluenza kavramı ilk kez 1954 yılında kullanılmış bir kavram ama asıl yerini 1997 yılında yayınlanan PBS belgeseli ve Affluenza: The All-Consuming Epidemic kitabı ile buluyor. Refah içerisinde kendisine sosyal olarak aşırı yüklenen modern insan o hale geliyor ki, bu virüs yüzünden işlediği suçtan bile muaf tutulacak derecede hastalıklı olarak kabul görebiliyor. ABD’de alkollü olarak direksiyon başındayken dört kişinin ölümüne neden olan Ethan Couch için affluenza teşhisi konuluyor ve sanık, psikolojisi bozulduğu gerekçesiyle ceza almıyor. Tıbbi bir kuruluşta müşahede altına alınması yönünde karar veriliyor. Daha çok isteme, daha çok harcama, daha çok kazanma bağımlılığı olarak yayılan bir hastalık Affluenza. Psikologların ifadelerine göre özgüvenin azalması, verimsiz çalışma, motivasyon kaybı, depresyon, işkoliklik, dış etkenlere aşırı duyarlılık, israf düzeyinde tüketim gibi olumsuz sonuçlar doğuruyor. Bu koşturmaca neden peki? Sürekli bir tatminsizlik içinde, elindekinden ziyade yanındakileri seyreden gözlerle kaygılı bir ruh halinde çünkü kent insanı. Daha dün varlığından haberdar olmadığı, ilk duyduğunda ne işe yaradığını tam olarak bilmediği megapikselleri, uygulamaları, bilmem nerede yeni açılmış o ünlü mekânı, çıkmayacağı dağlarda kullanmak üzere aldığı yeni botları çoğu zaman diğerleri tüketiyor diye ihtiyaç olarak görüyor, peşinden koşuyor. Yetmiyor! Bu ihtiyacını gidermek için sürekli ve daha çok çalışmak zorunda kalıyor, istemediği işleri yapmaya, daha çok çalışmaya gönüllü(!) olarak talip oluyor. Belki de hiç hoşlanmadığı patronuyla daha iyi geçinmek, onunla daha yakın olmak zorunda kalıyor. Rakipleri öyle yapıyorlar çünkü. Herkes sonsuz güler yüzlü, ama bir o kadar bitkin nedense. Asyalı yerlilerin maymun tuzağı örneğindeki gibi; içi önceden oyulmuş hindistan cevizinde (vazo olarak da anlatılır) açılmış yarıktan içeri sokmuş elini, içindeki elmayı (tuzağı) avuçlamış, çekmeye çalışırken bir türlü çıkaramıyor. Çünkü açılan o yarık sadece eli boşken geçebileceği genişlikte, bırakması gerek, bırakamıyor.Kokusunu duyup yöneldiği o isteğinden vazgeçmezse, elini çıkartamıyor dışarı. Bırakırsa mutsuz olacak. Bu tuzaktan kurtulmazsa, mutluluklar peşinde huzursuz ve stres altında ezilmeye devam edecek diğer yandan. Mutluluk nedir, ne değildir bu konuda birçok içerik var, tartışılabilir.  Peki mutlu olmak için ne yapacağız, bu konuda da çok şey söylenebilir. Yavaş yaşam mottoları, sade yaşam kurguları, 100 eşya ile yaşama planları gibi birçok farklı başlık incelenmeye değer elbette. Şu aşamada ilk adım olarak, içinde bulunduğun durum hakkında farkındalığa sahip olman önemli. Sonra mutluluğun anahtarını aramaya koyulabilirsin belki. Anahtar dış dünyanın sunduklarında mı gerçekten, yoksa içinde bir yerlerde mi? Bir bak bakalım. Ve şimdi tekrar, ama bu sefer tersinden sor aynı soruyu kendine: Mutsuz muyum gerçekten? Sevgiyle İbrahim   Konu ile ilgili aşağıdaki videoları önerebilirim: Gündem Özel: Sadeleşerek Özgürleşmenin Formülü, Deniz Bayramoğlu TEDx Konferansı: Domatesler Acele Etmez, Müfit Can Saçıntı   Ps.Tartışmaya instagram hesabımdan katılabilir, soru ve görüşlerinizi iletebilirsiniz. @ikayral
Beğen paylaş

Bir cevap yazın