Sanki elinde bir meşale vardı…

Ankara, sonbahar sonrasında hızla soğumuş, yeni mevsim etkisini iyice hissettirmişti. Soğuk kış, çok sevimli olmasa bile eğlenmek için bahaneler üretenlere fırsatlar sunuyordu. Üniversitenin bahçesi beyazlara bürünmüştü. Öğrenciler sınav çıkışlarında kartopu oynuyor, kardan adam yapıyorlardı. Beyazlara bürünen doğa, fotoğraf çekmek için harika fırsatlar sunuyordu.

***

Soğuk her ne kadar kaçınılsa da karşıtının varlığı ile güzeldi. Soğuğun sıcakla karşıtlığı, açlığın tokluk, siyahın
beyaz, kederin sevinç ile tezatlığı gibiydi. Biri olmadan diğeri anlamsızdı. Üniversitenin merkezdeki kafeteryası, öğrencilerin soğuk havalarda vakit geçirdikleri sıcak mekânlar arasındaydı. Sıcak salep ya da kahve kupaları, dışarıda soğuktan donmuş elleri ısıtıp çözüyor, alınan o ilk yudum içleri ısıtıyordu.

***




Üşümüş ruhları ısıtan yüreklerin kıymeti de böyle anlaşılmıyor muydu? İnsan içinin sıkıldığı, kendini çaresiz hissettiği, umudunu yitirdiği, kalbinin yaşama soğuk davranmaya başladığı o karanlık ve ıssız anlarda kendisine tebessüm eden, zorluklarını, kederlerini paylaşan, elinden tutan bir yüreğin sıcaklığı ile yaşamı yeniden hissetmiyor muydu?

***

Melis, sevginin en saf halini ve sıcaklığını babası ile geçirdiği bunun gibi sayısız anda hissetmişti. Sevginin gücünü ve sıcaklığını biliyordu, kimsenin bu güçten, bu sıcaklıktan mahrum kalmasını da istemiyordu. Kendisini şanslı hissediyor, yaşamın kendisine sunduğu bu güzelliğe karşılık, bir teşekkür olarak saf sevginin sıcaklığını her fırsatta diğer insanlarla paylaşmak istiyordu. Sanki elinde bir meşale vardı ve bu meşaleyi her yüreğe dokundurup orayı ateşlemek istiyordu.




Devamını Oku