Do not look up! Bakarsak ne olur? | Yaşama Sanatı

Do not look up! Bakarsak ne olur?

Vay be dedirtecek bir film olarak söze girdiğimiz, sonrasında bir o kadar eleştiri aldığı için aslında evet belki de o kadar abartmamak gerek diye devam eden cümlelerin, yorumları kulak memesi kıvamına getirdiği bir film; Don’t Look Up.

Başlamadan önce eleştirenlerin bir gazını alalım! 🙂 Bu kadar iyi oyuncu kadrosunu bir araya getirip böyle bir senaryo ile birbirine kırdırmak nedir arkadaş. Öncesinde kadroyu ön plana çıkartıp beklentiyi yükselten klasik bir Netflix tarzı işte diye kestirip atanların, atlayarak izlediği ya da yarıda bıraktığı, süresi biraz uzunca bir film. Daha kısa olabilirdi!

Katılıyor muyum? Bu bakış açısına katılıyorum demeyeyim ama sizi anlıyorum J

Sanatsal anlamda vay be dedirten bir içerik, sahneleme, müzikler vs. ile karşılaşmadım, ama öyle bir beklentim
de yoktu. 

Zaten pandemi ile birlikte film endüstrisi, maliyetleri azaltacak
yapısal tedbirler almış görünüyor. Öyle yüksek maliyetli “film müzikleri” ya da bol ketçaplı abartılı sahneler maliyet etkin görünmediği için iyice azaldı.

Hele ki abartı seven Hollywood için bile hal böyleyken Netflix bütçeli yapımlarda bu tarz beklentilerim hiç kalmadı.

Günümüzde artık “senaryoların ve mesajların” daha çok ön plana çıktığı yapımları görüyoruz. Sosyal medya ile birlikte kısa cümleler, aforizmalar seven hatta cümle kurmaya üşenen kuşağa bu yaklaşım daha çok hitap ediyor belki de.

Bu arka plan ile birlikte Don’t Look Up filmine geri dönelim.

Ben filmi çok beğendim, çünkü yukarıda sıraladığım beklenti düzeyinde izledim ve mesajlarının derleyici toparlayıcı bir şekilde ironi ve mizahı harmanlaması hoşuma gitti. Zaten şu birkaç gündür bu kadar konuşuluyor olması da bunun bir göstergesi. Öncelikle hangi mesajları beğendim?

Gerçeklerin şarlatanlıkla, goy goylarla nasıl gizlenebileceğini bir tokat gibi yüzümüze vuruyor film.
Özellikle iletişim adı altında tozu dumana katan mesaj bombardımanın arka planında çıkartılan gürültü ile asıl seslerin duyulmasının nasıl önüne
geçildiği ürpertici bir yalınlıkla sunulmuş.

Özellikle bilimden uzaklaşmanın
kolaycılığı ile göz göre göre yaşanabilecek çöküşlerin bundan habersiz kalan/bırakılan vatandaş için ne denli ölümcül sonuçlar doğurabileceğini gözler önüne seriyor. Bu noktada ıslak zemine çorapla basmış gibi bir his sarıveriyor içinizi.

Ve sonuçta bu gürültüyü çıkartanlar sonları hüsran olsa da önceden hazırladıkları gemilere binip gidiyorlar… (Bu filmde Yeşilçam devreye girseydi Yaşar Kemal ironisiyle “o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler” diye bitirirlerdi eminim)

Bir başka mesajda ise; gürültüye teslim olup yukarı bakmamayı tercih eden şakşakçı kalabalığın ya da Matrix metaforunda “uyanmamayı tercih eden grubun”, popüler kültürün,  “sosyal ikilem” içine düşen dünyanın gerçek olması tokadı yüzünüzde patlayıveriyor. Ancak! Tam da burada sıraladığım mesajların
biraz daha ötesine geçmeyi deneyebiliriz.

Haydaa bu da nereden çıktı, ne güzel mesajlarımızı alıp mutlu mesut ayrılacaktık demeyin!

İlk grup zaten eleştirilerinin gazını aldıktan sonra okumayı bıraktı. Sorgulayanlar değil mi buraya kadar gelenler?

E şimdi de sorgulayanları sorgulayalım J

Bu film Dicaprio’sunu, Lawrence’ını, Blanchett’ini, Rylance ve Meryl Streep gibi  beş Oscar ödüllü oyuncuyu alıp iki
oscar adayı oyuncu ile çırpıp yanına da bir tutam Grammy ödüllü oyuncu serpiştirip gerçekten sadece bu mesajları mı verdi şimdi?

Öncelikle film bir Netflix yapımı
ve Black Mirror’ların Squid Game’lerin sosyal dönüştürücü tartışmalarının havada uçuştuğu bir platform.

Pandemi sonrasında bilim insanlarının ve bilimin iade-i itibarla ön plana çıktığı bu son dönemde bilimin
en önemli ilkesini hatırlatmak isterim.

Sorgulayın kardeşim! Hem de bilimi bile sorgulayın!

Filmde bir sahnede “bilim insanlarına inanın” vurgusu yapılıyor. Hâlbuki bilim kendi dinamikleri
içerisinde kendisinin bir “inanç” konusu olmasını istemez. Peki, bu tezat nedir?  Sorgulayamadığımız bir bilim,
bilim olma özelliğini ne kadar süre koruyabilir?

Hatta bu noktada gerçekten sorgulayan ve kendini bilime, eleştirel düşünceye adayanların bir kez daha
durup düşünmelerini istiyorum.

Adına, önüne “bilimsel” ifadesi koyduğumuz hiçbir önermeyi sorgulamadan “inanmamız” mı isteniyor acaba bundan
sonra?

Bir bilim insanı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki dogmalaştırılan, sorgulanması istenmeyen “bilim”
en çok kendisine zarar verir. 

Bilime itibar edelim derken, onu dogmalaştırmayalım da. Kendi kuralları içerisinde ve saygı çerçevesinde kalmamız önemli. Ancak bu şekilde yoldan çıkmadan insanlık yolculuğumuza devam edebiliriz diye düşünüyorum.  

Özetle gerçeği gürültüyle saptıranların aynı amaçla gerçekleri gizlemek için sizi dogmalaştırılmış, tabulaştırılmış
değer yargılarının kucağına sürüklemediğinden emin olun J

Keyifli seyirler

%d blogcu bunu beğendi: