Salgın Sonrası Dünya Gerçekten Değişecek mi?

Salgın Sonrası Dünya Gerçekten Değişecek mi?

Bir önceki yazımda, salgının ilk günlerinde COVID 19 – Neyin İçine Düştük Böyle? Başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Yazı tüm dünyayı etkisi altına alan virüsün özellikle sosyal etkilerine yönelik ilk izlenimleri değerlendirmeye yönelikti.

Bu yazımda ise yaşadığımız bazı değişimleri ve geliştirdiğimiz farkındalıkları Yaşama Sanatı bakış açısıyla ele almak istedim.

Elbette birçok komplo teorisi, virüsün devletler ya da aileler arası bir savaşın uzantısı olduğuna dair farklı tartışmalar da ele alınabilir. Yine ekonomik etkileri açısından bir değerlendirme yapılması da mümkündür. Ancak bu yazının amacı, virüsü yukarıda da ifade ettiğim gibi daha çok gündelik yaşantımıza, bireysel tercih ve önceliklerimize etkisi açısından ele almak, ilk birkaç ayında Covid19 ile yaşantımızda dışına çıktığımız rutinlerin olası etkilerini değerlendirmek.

***

Bu süreçte hayatımıza neler girdi, neler öğrendik isterseniz bu konuları birkaç başlıkta toparlayalım:

Sosyal mesafe ile yeni bir iletişim dili geliştirdik

İletişimde önemli olanın mesajın kendisi olduğunu, şekillerin anlamsızlığını, içeriğin önemli olduğunu deneyimledik.

Örneğin sevdiklerimize onları sevdiğimizi sarılmadan, onlarla temas kurmadan ama farklı şekillerde ispatladık, gösterdik. Aynı ortamda olmadan eğitim aldık, toplantılar yaptık. Uzaktan birbirimizi dinledik, anladık.

Yalnız Kalmayı, Etkili Zaman Yönetimini, Yavaş Yaşamı deneyimledik

Takip edenler biliyorlar, geçtiğimiz sene içerisinde Youtube kanalımda Yalnız Yaşama Sanatı ve Yavaş Yaşam başlıklarıyla iki ayrı video yayınlamıştım. Kent insanın koşturmacadan biraz uzaklaşması gerektiğine vurgu yapmış, Japonya’dan İtalya’dan örnekler vermiştim.

İşte salgın sayesinde biraz da zorunluluktan da olsa yalnız kalmanın kötü bir şey olmadığını, koşturmadan uzak daha yavaş, doğal yaşamın ritmine uygun bir hızın aslında yaşantımızdan çok bir şey eksiltmediğini hatta daha da huzurlu olduğunu anladık. İtalyanların “Dolce far niente” sözünü anlamış olduk.

Modern dünyanın ortasında gürültünün, kalabalıkların ortasında, kendi içi sesimizi duyamaz olmuştuk. Karantina sürecinde iç sesimize kulak vermeyi, kendi kendimize vakit geçirmeyi öğrendik. Hayatın her zaman eğlenmek ve tüketmek olmadığını sıkılmanın da yaşamın bir parçası olabildiğini gördük.  Sürekli ışıltılı, eğlenceli, gürültülü, patırtılı bir dünya olmak zorunda olmadığını anladık. Bu dünyada Mutsuzluk Virüsünün (Affluenza) bir salgın gibi farklı şekilde nasıl yayılabileceğini okuyucularım biliyorlar.

Bu sayede AVMlerde, trafikte ya da orada burada öylesine dolaşırken ne çok gereksiz zaman harcadığımızı fark ettik. Trafikte harcadığımız zamanları yaşantımıza eklediğimizde zamanın ne kadar da yetebildiğini, stres düzeylerimizin ne kadar azaldığını gördük.  

Daha önce 24 saat yetmezken aslında zamanı bizim boşa, anlamsız şeylere harcadığımızı deneyimledik.  

Koşturmacasız yavaş yaşamın stresten uzak, huzurlu bir dünyaya nasıl hizmet ettiğini gördük. Yavaşlamışken, sürekli tüketmeden elimizdeki ile yetinebilmenin ne kadar önemli olduğunu. Asıl değerin sahip olduklarımızla mutlu olabilmeyi öğrenmek olduğunu gördük.

Yaşamın bizim “aşırı anlam” yüklediğimiz şekilde, değerlerle, planlarla, toplantılarla o kadar da “anlamlı” olmadığını, gözle göremediğimiz bir virüs ile tüm o “anlamların” yerle bir olabildiğini gördük.

Doğanın nasıl hızla yenilendiğini. Yenilenen doğal yaşamın kendimizi nasıl da güzel hissettirdiğini fark ettik. Boğazda yüzen yunuslar, kendini yenileyen ozon tabakası, temizlenen hava, yeşil bitki örtüsü insanın doğaya ne çok zarar verdiğini, insan dışındaki canlıların da yaşam alanları olduğunu yine bu süreçte anımsadık. Son kırk yılda tamamen yaşamlarına son verdiğimiz, nesillerini tükettiğimiz doğanın biz izin verdiğimizde nasıl da kendi kendini onarıcı olduğunu gördük.  

Tam bu noktada ne çok ders çıkartmamız gerektiğini hiç değilse daha iyi bir gelecek için ne kadar önemli olduğunu hatırladık.

Bencilliğin artık yeni dünyada çalışmayacağını gördük

Dünya nüfusu arttıkça toplumların birbirlerine etkisinin, özellikle gelişen ulaşım ve bilişim ağları sayesinde ne kadar hızlı olabildiğini gördük. Çin’de başlayan bir dalganın tüm dünyaya hızla yayılması, dünya üzerinde yaşayan her bireyden sorumlu olduğumuzu, her bireyin de tüm dünya için sorumluluk taşıması gerektiğini gördük. Salt kişisel çıkarların, güce, paraya mala mülke sahip olmanın anlamsızlığını fark ettik. Özellikle bir anda tüm dünyada yaşanan salgının kimseye kaçacak yer bırakmaması hepimizin aynı gemide olduğunu hatırlattı.  

Eşitliğin, paylaşmanın, adalet ve güven tesis etmenin önemini hatırladık. Açlık, kıtlık, suya, elektriğe, sağlık hizmetlerine erişimin tüm dünya için ne kadar önemli olduğunu, bunlara ulaşamayanların, bir şekilde bunlara ulaşabilenleri de tehdit edebileceğini fark ettik. Daha önce vicdana dayalı bu gerçekler, artık sorumluluk ve tedbir alınmasını gerektiren birer güvenlik problemi haline geldi.

Tüm bu olanlar sayesinde önceliğin toplumun genelinin çıkarları olduğunu, bireysel çıkarların toplumun önüne geçemeyeceğini gördük.

Uzaktan bağlantılar sayesinde

Yine bu blog sayfamda birkaç yıl önce “Yalnızlaşıyor muyuz?” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıda internet, mobil cihazlar ve sosyal medya sayesinde birbirinden uzaklaşsa da artık kimsenin o kadar da yalnız olmadığını anlatmıştım.

Salgın sürecinde bu olanaklar sayesinde yalnızken bile aslında yalnız olmadığımızı öğrendik.

Sevdiklerimizle uzaktan bağlandık

Çok önemli konuları iş toplantılarında; aynı masada, aynı şehirde hatta ülkede olmaksızın tartıştık

Uzaktan eğitim ile öğrenebildiğimizi anladık.

Böylece trafikte, yolda, koşturmacalara ayırdığımız zamandan, benzin tüketiminden, kuaför ve giyim harcamalarından, iş yerinde okulda kullandığımız giysilerin çamaşır ütü masraflarından tasarruf ettik.

Buralara harcadığımız kaynakları daha öncelikli alanlara kaydırdık.

Eğitimin ve Bilimin önemini anladık

Eğitim derken, öyle içi boş ezber bilgilerin tekrarından, parayla alınan diplomalardan

ya da temel bilimleri, temel bilgileri çok iyi bilen ama içinde yaşadığı toplumdan kopuk yaşayan durumları saymıyorum.

Toplumun genel eğitim düzeyinin, kültür düzeyinin, insan odaklı ve topluma saygılı olmanın önemini anladık. Ben yaptım oldu anlayışından uzak, hem bilime saygı duyan, hem sosyal-insani kurallara uyabilen, güncel bilgiye hızlıca ulaşıp, ortada dolaşan bilgileri belli filtrelerden geçirip duyduğunu gördüğünü sorgulayabilen bir modelin öneminden bahsediyorum.  

Belki de bu dönemin en büyük kazanımı Bilim oldu

Bir diğer deyişle Bilim “in”,

“Popüler kültür, şakşakçılık, hurafeler, dogmalar ve goygoylar” “out”

Boş lafların karın doyurmadığını, bilim ve doğaya ters düşen anlayışların gürültüden başka bir şey olmadığını gördük.

Bilim insanına, bilime yatırımın özellikle iş işten geçmeden ne kadar önemli olduğunu gördük.

Tabi burada bilim insanları açısından da bir ders çıkardık.

Bilimin topluma anlatılabilir, anlaşılır şekilde sunulmasının, kapalı kapılar arkasında kalmaması gerektiğini öğrendik.

Aksi halde söylenenlerin, üretilen bilginin etkisinin azaldığını gördük.

Tv Programlarının, gazetelerin bilime öncelik verebileceğini, bu sayede bilimin topluma yayılabileceğini, gündem olabileceğini gördük.

Güçlü Devlet ve Kamu hizmeti

Gücün sadece para ya da askeri güç olmadığını

Organizasyon yeteneğinin, yönetim biliminin, kriz yönetim araçlarının etkinliğinin de devletlerin gücünü gösterdiğini gördük.

Kamu hizmetlerinin eksiksiz yerine getirilmesinin önemli bir altyapı gerektirdiğini anladık.

Sağlık hizmetleri ve Sağlık Çalışanları

Koruyucu sağlık hizmetlerinin, halk sağlığı alt yapısının önemini anladık.

Beslenmenin, bağışıklık geliştirmenin değerini hatırlardık.

Sağlıkta insan gücü yetiştirmenin, istihdam etmenin ne kadar önemli olduğunu gördük.

Kaliteli, nitelikli sağlık hizmetlerine yatırımın insana yatırım olduğunu ve bunun istisnasız tüm toplumu kapsadığını gördük.

Gereksiz Tartışmaların, Savaşların enerjimizi nasıl da boşa tükettiğini hatırladık

Ülkeler arası polemiklerin, kısır siyasi tartışmaların sadece vakit kaybettirdiğini enerjimizi harcadığını gördük. İnsanlığın daha önemli problemleri olduğunu çatışma kültürü yerine işbirliği kültürünün gelişmesi gerektiğini anladık.

***

Eminim bu salgın esnasında ve karantina günlerinde birçok ders çıkarttık ve çıkartmaya da devam edeceğiz.

Sizler de bu süreçten çıkardığınız dersleri paylaşın.

Daha iyi bir gelecek için hepimiz üzerimize düşeni hayata geçirmek için şimdiden gerekli dersleri birlikte, işbirliği içerisinde çıkaralım.

Aşağıda yayınladığım videoma ve instagram sayfamda yorumlarınızı öneri ve katkılarınızı bekliyorum.

Sevgiyle kalın, sağlıkla kalın

İbrahim H. KAYRAL

Beğen paylaş

Bir cevap yazın